PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Alevilik-7


dedekorkut1
04.10.2009, 15:14
ALEVİLİK-7
ALPEREN GÜRBÜZER

Melikşah-Muhammed Tapar

Gerek Melikşah’ın ve gerekse veziri azamın izlediği başarılı siyasetleri sayesinde Selçuklu kısa zamanda ilim, kültür, ziraat, sanayi ve ticaret hayatı çok ileri noktalara taşındı. Nizamü’l Mülk Melikşah’ın Vezir-i Azamı olmanın ötesinde can dostu, aynı zamanda ışık feneriydi. Dolayısıyla bir gün Sultan Melikşah’a:
—İsmaili’lerin amacı İslamiyet’i ve devletimizi yıkmak olup tarihi süreç içerisinde bunlar kadar sahtekâr ve tehlikeli bir zümre mevcut değildir. Onlar bir gün davul sesleri ile şehirleri işgal ettikleri ve mümtaz insanları kuyulara attıkları zaman benim sözlerimin ne anlama geldiği anlaşılacaktır diyerek önceden gerekli uyarısını yapmıştır.
Melikşah’ın başarılarına tahammül edemeyenler sinsice Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesine yerleştirmiş olduğu fedaileri tarafından katledilir. Yani Bağdat’ta zehirlenerek şehit edilir.
Gerçektende Melikşah’ın ölümü müteakip dıştan Haçlıların ve içte de Batınilerin çıkardığı cinayetler ve kargaşalıklar İslam dünyasını dehşete düşürdüğü gibi uzun süre Selçukluya baş yoldurtacak kadar uğraştırmıştır. Melikşah’ın ölümü ile birlikte başlayan saltanat kavgaları sonucunda; Sultan Berkyaruk zamanında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Türkmen Beylikleri ve Atabegliler’in ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Selçuklu iki devlete ayrılmak suretiyle Selçuklu Türkiyesi ile birlikte üç Selçuklu Sultanı çıkmış oldu. Ancak bu durum çok uzun sürmedi, saltanat çekişmeleri sonucunda, yarış Tutuş ile Berkyaruk arasında kaldı ve birçok emir Berkyaruk tarafına geçiş yaptı. Tutuş’un ölümü ile birlikte Berkyaruk’un adına Bağdat’ta hutbe irad edildi.
Berkyaruk’un ölümünün ardından oğlu Melikşah ve Muhammed Tapar aralarında kıyasıya saltanat mücadelesine giriştiler, sonunda Muhammed Tapar mücadeleyi kazanarak idari mekanizmanın başına geçti, yani Sultan oldu. Bu arada karışıklılardan istifade eden küffar, Birinci Haçlı seferi sonunda Suriye’de Haçlı Devletleri kurmayı başardılar. Sultan Muhammed Tapar Haçlı seferlerinin yanı sıra aynı zamanda Batınilerle de çok mücadele etti, hatta Muhammed Tapar Batıniliğin merkezi Alamut Kalesini kuşatarak çok sayıda birçok militanlarını öldürmeyi başardı ise de bu fitne odağını kaldırmaya ömrü yetmedi. Fakat tarihçiler bize Hülagu’nun bir yıkıcı olduğu kadar, aynı zamanda bir kurtarıcı görevi ifa ettiğini de bildiriyorlar. Çünkü Hülagu istilası olmasaydı fitne odağı Alamut Kalesi ve Batınilik İslam dünyasını bütünüyle kuşatabilirdi. Moğol- Hülagu kasırgasıyla Alamut kalesi düşebilmiştir ancak. Batınilik o kadar tehlikeli bir akım ki, ilerde Şah İsmail vasıtasıyla en etkili öldürücü darbeyi vuracaklardır. Yani Batınilik taktikleri her daim Sünni âlemi derinden yaralayacaktır.
Türkiye Selçukluları Büyük Selçuklulardan bir asır daha fazla tarih sahnesinde yerini aldı. Alâeddin Keykubad’ın vefatının ardından İkinci Gıyaseddin Keyhusrev’in Kösedağ da (1243) Moğollara teslimi ile Selçuklu ömrünü tamamlıyordu. Neyse ki; Horasan Erenlerinin aşıladığı gaza ruhu ile Anadolu sınır uçlarına yerleşen Türkmen boylarının Ertuğrul Gazinin açtığı sancağın altında toplanarak tarih sahnesinde Osmanlının doğuşuna zemin hazırlayacak bir gelişmeyi başlatırlar, derken böylece bir girişimin etkisi kısa zamanda Moğol yaralarını sarmaya yetecektir.
Artık tarih sahnesinde, Osmanlı var, hem de altı asrı kapsayacak ulu çınar. Bugün bile o ulu çınarın kolları gönüllerde yaşıyor, yaşayacakta.

Timur

Moğol kasırgasının ardından Türkistan’ın (Maveraünnehir) yeniden hayat bulmasında en
büyük emek şüphesiz Emir Timur’a ait. O Harezmî ve Altın ordu devletlerine karşı açtığı mücadelelerde büyük zafer kazanmış, saltanatlarına son vermekle kalmamış bir dizi reformlara imza atmakta meşhur bir lider. Şayet onda bir eksiklik aranacaksa, o da Osmanlıyla bir dizi kıyasıya yaptığı savaşlardır. Hakeza Ankara savaşı bunun en tipik yıpratıcı örneğidir. Türk’ün Türk’le imtihanı diyebileceğimiz tarihin bu iki ümit devleri güçlerini birleşecekleri yerde birbirlerini hırpalamışlardır maalesef. Öyle ki Timur’un Anadolu’yu istilasında küffar fırsat bulup Selanik ve başka beldelerin Müslümanların elinden çıkmasına neden olmuştur. Bu yüzden Osmanlı kaynaklarında “Timur fitne zuhur’’ sıfatı ile anılmıştır. Çünkü Osmanlıda, ‘Fitne küfürden daha şiddetlidir’ (El-fitne eşeddein min el-küf) ayeti her zaman ışık kaynağı olmuş, Osmanlı bu ayetin hükmüne sadık kalmıştır hep. Timur dışa karşı yaptığı seferlerde son derece çetin ve acımasız, içe karşı ise son derece mütevazı bir şahsiyet örneği sergilemiştir. Dışa karşı soğuk, içte ise merhamet abidesi bir insandır adeta. Bir defasında İbni Abidin gibi büyük bir âlimle otağında buluştuklarında, İbn-i Abidin Timur’a övgüler yağdırır. Hemen o bu övgüler karşısında; Ben sadece Moğol Hanların vekiliyim cevabını vererek mütevazı bir karakter ortaya koyar. Bu arada şunu belirtmekte fayda var, Timur sülalesini Çağataylardan Barlaslara uzanan, yani Moğollara dayandırılsa da bunlar Türkleşmiş olduklarından, o bir Türk Hakanı olarak tarihte yerini alacaktır. Timur dindar bir kişiliğe sahip, öyle ki her yaptığı seferlerde davasına meşruiyet kazandırmak adına ulemanın fetvasını almayı da ihmal etmeyecek kadar gözü ve gönlü pek insan. O bununla yetinmemiş toplumun önem verdiği manevi önderlerin mezarlarını inşasını başlatmış, bizatihi kendisi başta olmak üzere mevcut merkatlara gerektiği gibi ilgilenecektir. Nitekim Piri Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin mezarını vakıf müessesesi kurarak türbe haline getirip korumaya almışta. Nasıl korumaya almasın ki, Meşayih’in manevi himmetleri ve âlimlerin desteği ile medreseler ihya olup, ilim fen ve sanatta büyük atılımlar gerçekleştirmişti çünkü. Zaten Onun bu girişimi sayesinde yetmiş yıllık komünizmle idare edilen Rusya’nın çökmesinin ardından dahi o evliya-ı izamın merkatları bugünde canlı ve dipdiri olarak ziyaret edilebilecek halde ayaktalar hala.
Timur’un hayatında net iki dönem görülür. Birinci dönemi Moğol kasırgasına karşı yaptığı mücadele dönemi, ikinci dönemi ise bir dizi savaşlar sonucu ardından bıraktığı imparatorluk dönemidir. O geçirdiği bu dönemlerden sonra ister istemez gözünü Çin’e dikmiştir, fakat ansızın gelen ölümle bu fethi gerçekleştiremeden kelebek misali her fani gibi bu dünyadan göç edip, ardından büyük bir eserler bırakarak öbür âleme yürüdü.
Neyse gelelim asıl konumuza. Şayet Osmanlı şarktaki Türk Devletleri, bilhassa Timur, Akkoyunlu ve Safevi İran’ın arkadan taarruzları ve Hıristiyan devletlerinin ittifakları ile karşılaşmasaydı, belki de parçaladığı Avrupa’yı tamamen fethedebilirdi. Ne var ki Timur’un Yıldırımı mağlup etmesi büyük sarsıntıydı. Timur kazandığı bu savaşın ardından Anadolu’dan aldığı 300 bin esiri İran’a götürüp Erdebil Şeyhine teslim ediverdi.
DEVAM EDECEK