dedekorkut1
24.08.2009, 02:20
EĞİTİMDE NERDEYİZ
ALPEREN GÜRBÜZER
Biz mi çocuğun öğretmeni yoksa çocuk mu bizim öğretmenimiz? Sorusu hep sorula gelmiştir. Araştırıldığında gelinen nokta itibariyle hepimiz çocukların öğrencisiyiz aslında. Hele çağımızın bilgi çağı olması hasebiyle çocuğun kim olacağına karar veren biz değil, aksine çocuklar bizim kim olduğumuza karar vermekteler. Teknolojik gelişmelere adapte olmakta büyüklere taş çıkartacak kadar hızla çoğalan yarının bu büyükleri, aramıza katılmakla otoritemizin sarsılmasını istemezsek bile, ortada kabullenmemiz gereken durum sözkonusu. Kurulu düzenimizin bu yeni üyeler tarafından benimsenmemesi veya yeni bilgilerle donatılmasını istemelerini yadırgamamalı. Çünkü dünyadaki gelişmelerin seyrine saygı duymamız aklın gereği.
Eğitim insanın dünyaya adım atmasıyla başlar ve mezar kapısına kadar devam eden bir süreç... Eğitimin içinde aileden tutunda, karşılaştığımız veya karşılaşmadığımız hertür canlı cansız varlıklar eğitici konumdadır. Eşyanın bile kendi hal lisanı dediğimiz bir dili var. Öğretim ise daha çok sonradan kazanılan durum olup sonradan bilgilendirmelerle sınırlıdır. İkisi arasındaki fark; biri ömür boyu devam eder, diğeri ise belirli mekânla hudutları çizilmiş bir metodik öğrenme şeklidir. Öğretim için bugüne kadar gerek düşünce okulları, gerek Manastırlar, gerek Sinagoglar, gerekse Medreseler seferber olmuşlar. Bilindiği gibi Antik Yunan’ın eğitmenleri filozoflar ve sofistlerdi. Fakat Romada eğitim geneli kapsamıyordu, sadece seçkin azınlığın tekelinde yürüyen bir mekanizmaydı. Konfiçyüs ve Buda ise Uzak Doğu’nun eğitmeni olarak karşımıza çıkıyor. Hakeza Yahudiler de eğitim kuruluşları Hahamlar kontrolünde, İsevilerde ise papazlar eşliğinde yürütülür. Ya İslamiyet? İslamiyet daha doğar doğmaz ilk eğitimin Suffe ehlinin merkezinde cerayan ettiğini görüyoruz.
Batıda kilise bilimi horlayarak giyotine vermiştir. Bundan dolayı reforma gitmek zorunda kalmışlardır. Zira batıda uzun süre kilisenin kontrolünde cerayan eden eğitim birtakım sıkıntılara yol açarak yeni arayışa itmiştir. Özellikle Katolikliğin katı kuralları Hiristiyanlıkta reforma sebep olmuş ve böylece Martın Luther gibi reformistler elinde laik eğitim dediğimiz süreç gerçekleşerek eğitim devletin eline geçer nihayet. İslamiyet’te reforma gerek yoktu, zaten tek bozulmayan din olması dolayısıyla her daim çağın önündedir, aynı zamanda dinimiz bilimsel gerçeklere ters düşmeyen en son kâmil bir dindir. Zira Yüce Peygamberimiz ilim nerede olursa alın buyuruyor. Zaten bütün Peygamberler hem rehber hemde eğitmendir.
Selçukluda Nizamül Mülk’ün kurmuş olduğu Nizamiye Medresesi günümüzün üniversite niteliğinde bir eğitim yuvasıydı. Hatta bizdeki Süleymaniye, Selimiye, Fatih gibi medreseler ve Enderunlar asırlardır ışık vermiş, üstelik bu eğitim ocaklarından mezun olanlar üç kıtada cihangir devlet doğuracak tarzda idareciler yetiştirebilmiştirler. Bu arada dillere destan Ahilik ocağının önemine bir iki cümle ilave etmeden geçemeyiz, kelimenin tam anlamıyla ahilik ocağımızda mesleki yönden eğitim ifa etmiş bir mesleki okuldur. Öyleki, ahiliğin bugün bile konuşulması etkisinin büyük olduğuna işaret eder.
Eğitimde batıya yönelişimiz 1773 tarihinde başlamış, 1856 Islahat fermanı ile Anayasa da yerini almıştır. Bugün Mekteb-i Sultan dediğimiz Galatasaray Lisesi o yıllarda Fransa’dan esinlenerek kurulmuş.. Bu yüzden o gün bugün eğitim sistemimizin bir parçası da. Cumhuriyet dönemi ile çeşitli aşamalarla günümüze gelinen noktada dünya sıralamasında eğitim yönden iyi bir konumda olduğumuz söylenemez. Hala eğitim modelleri üzerinde tartışmaların devam etmesi, kalıcı bir eğitim modelinde karar kılamamız içine düştüğümüz handikap maalesef. Osmanlı’daki mahalle Sibyan Okulları Cumhuriyetle isim değiştirerek ilkokul adını almıştır. Mevcut ilkokullarımız beş yıldan sekiz yıla çıkartılarak taşımalı eğitim manzaralarının yaşandığı eğitim uygulamalarına şahit olduk. Eğitimde herdefasında fırsat eşitliğinden bahsedilmesine rağmen, uygulamada daha baştan kazananların belli olduğu eğitimin yürürlükte olduğu gözlemleniyor. Türkiye de ilköğretimde okuyan yaklaşık on milyon çocuğun üç milyonu orta öğretimde okuyabilmekte ve bu üçmilyon genç insanında ancak bir milyonu üniversitede okuma fırsatı bulabilmektedir. Neyse ki Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi bir nebzede olsa sular duruluverdi. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına seçilmeden önceki YÖK ortada mevcut rakamları görmezden gelerek hükümetin yeni üniversitelerin açılması yolunda ki iradeyi engelleme yoluna giderek gençlerin geleceğini kararttığı herkesin malumu. Onlar farkında olmasalar da milletimiz her şeyin farkındaydı. Üstelik Türkiye insanının onda biri ancak üniversitede okuma şansını yakalayabiliyor, diğerleri ise heba edilmekteydi. O yıllarda YÖK bilimsel üs olarak fonksiyon icra etmesi gerekirken, ideolojik reflekslerle hareket etmekteydi. Türkiye’de her defasında YÖK’ün uygulamaları eleştirilmesine rağmen bu konuda adım atılamıyordu. Çünkü kapalı toplumlarda uygulanan baskıcı sistemlere rahmet okutturacak sözde akademik kurul vardı karşımızda. Oysaki gençler kol kola okul kantinlerinde, bahçelerinde beraber güle eğlene gezdikleri halde YÖK gençleri ayırıma tabi tutarak özel ikna odaları kurup beyinlerini yıkama uygulamalarına başvurması çağımızda yaşadığımız trajik bir olaydı.
Velhasıl; çağdaş eğitim insanın şekli ile uğraşmaz, direk beyni ile ilgilenir. İnsanımız, yapılan bu muameleyi hak etmiyordu. Zira bizim insanımız necip bir milletin neslinden geliyor, biz ceddimizden hürriyet ortamında eğitimin verimli olabileceğini öğrenmiş kuşaklarız. İnşallah bu vahim manzaraları bir daha yaşamayız.
Vesselam.
ALPEREN GÜRBÜZER
Biz mi çocuğun öğretmeni yoksa çocuk mu bizim öğretmenimiz? Sorusu hep sorula gelmiştir. Araştırıldığında gelinen nokta itibariyle hepimiz çocukların öğrencisiyiz aslında. Hele çağımızın bilgi çağı olması hasebiyle çocuğun kim olacağına karar veren biz değil, aksine çocuklar bizim kim olduğumuza karar vermekteler. Teknolojik gelişmelere adapte olmakta büyüklere taş çıkartacak kadar hızla çoğalan yarının bu büyükleri, aramıza katılmakla otoritemizin sarsılmasını istemezsek bile, ortada kabullenmemiz gereken durum sözkonusu. Kurulu düzenimizin bu yeni üyeler tarafından benimsenmemesi veya yeni bilgilerle donatılmasını istemelerini yadırgamamalı. Çünkü dünyadaki gelişmelerin seyrine saygı duymamız aklın gereği.
Eğitim insanın dünyaya adım atmasıyla başlar ve mezar kapısına kadar devam eden bir süreç... Eğitimin içinde aileden tutunda, karşılaştığımız veya karşılaşmadığımız hertür canlı cansız varlıklar eğitici konumdadır. Eşyanın bile kendi hal lisanı dediğimiz bir dili var. Öğretim ise daha çok sonradan kazanılan durum olup sonradan bilgilendirmelerle sınırlıdır. İkisi arasındaki fark; biri ömür boyu devam eder, diğeri ise belirli mekânla hudutları çizilmiş bir metodik öğrenme şeklidir. Öğretim için bugüne kadar gerek düşünce okulları, gerek Manastırlar, gerek Sinagoglar, gerekse Medreseler seferber olmuşlar. Bilindiği gibi Antik Yunan’ın eğitmenleri filozoflar ve sofistlerdi. Fakat Romada eğitim geneli kapsamıyordu, sadece seçkin azınlığın tekelinde yürüyen bir mekanizmaydı. Konfiçyüs ve Buda ise Uzak Doğu’nun eğitmeni olarak karşımıza çıkıyor. Hakeza Yahudiler de eğitim kuruluşları Hahamlar kontrolünde, İsevilerde ise papazlar eşliğinde yürütülür. Ya İslamiyet? İslamiyet daha doğar doğmaz ilk eğitimin Suffe ehlinin merkezinde cerayan ettiğini görüyoruz.
Batıda kilise bilimi horlayarak giyotine vermiştir. Bundan dolayı reforma gitmek zorunda kalmışlardır. Zira batıda uzun süre kilisenin kontrolünde cerayan eden eğitim birtakım sıkıntılara yol açarak yeni arayışa itmiştir. Özellikle Katolikliğin katı kuralları Hiristiyanlıkta reforma sebep olmuş ve böylece Martın Luther gibi reformistler elinde laik eğitim dediğimiz süreç gerçekleşerek eğitim devletin eline geçer nihayet. İslamiyet’te reforma gerek yoktu, zaten tek bozulmayan din olması dolayısıyla her daim çağın önündedir, aynı zamanda dinimiz bilimsel gerçeklere ters düşmeyen en son kâmil bir dindir. Zira Yüce Peygamberimiz ilim nerede olursa alın buyuruyor. Zaten bütün Peygamberler hem rehber hemde eğitmendir.
Selçukluda Nizamül Mülk’ün kurmuş olduğu Nizamiye Medresesi günümüzün üniversite niteliğinde bir eğitim yuvasıydı. Hatta bizdeki Süleymaniye, Selimiye, Fatih gibi medreseler ve Enderunlar asırlardır ışık vermiş, üstelik bu eğitim ocaklarından mezun olanlar üç kıtada cihangir devlet doğuracak tarzda idareciler yetiştirebilmiştirler. Bu arada dillere destan Ahilik ocağının önemine bir iki cümle ilave etmeden geçemeyiz, kelimenin tam anlamıyla ahilik ocağımızda mesleki yönden eğitim ifa etmiş bir mesleki okuldur. Öyleki, ahiliğin bugün bile konuşulması etkisinin büyük olduğuna işaret eder.
Eğitimde batıya yönelişimiz 1773 tarihinde başlamış, 1856 Islahat fermanı ile Anayasa da yerini almıştır. Bugün Mekteb-i Sultan dediğimiz Galatasaray Lisesi o yıllarda Fransa’dan esinlenerek kurulmuş.. Bu yüzden o gün bugün eğitim sistemimizin bir parçası da. Cumhuriyet dönemi ile çeşitli aşamalarla günümüze gelinen noktada dünya sıralamasında eğitim yönden iyi bir konumda olduğumuz söylenemez. Hala eğitim modelleri üzerinde tartışmaların devam etmesi, kalıcı bir eğitim modelinde karar kılamamız içine düştüğümüz handikap maalesef. Osmanlı’daki mahalle Sibyan Okulları Cumhuriyetle isim değiştirerek ilkokul adını almıştır. Mevcut ilkokullarımız beş yıldan sekiz yıla çıkartılarak taşımalı eğitim manzaralarının yaşandığı eğitim uygulamalarına şahit olduk. Eğitimde herdefasında fırsat eşitliğinden bahsedilmesine rağmen, uygulamada daha baştan kazananların belli olduğu eğitimin yürürlükte olduğu gözlemleniyor. Türkiye de ilköğretimde okuyan yaklaşık on milyon çocuğun üç milyonu orta öğretimde okuyabilmekte ve bu üçmilyon genç insanında ancak bir milyonu üniversitede okuma fırsatı bulabilmektedir. Neyse ki Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi bir nebzede olsa sular duruluverdi. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına seçilmeden önceki YÖK ortada mevcut rakamları görmezden gelerek hükümetin yeni üniversitelerin açılması yolunda ki iradeyi engelleme yoluna giderek gençlerin geleceğini kararttığı herkesin malumu. Onlar farkında olmasalar da milletimiz her şeyin farkındaydı. Üstelik Türkiye insanının onda biri ancak üniversitede okuma şansını yakalayabiliyor, diğerleri ise heba edilmekteydi. O yıllarda YÖK bilimsel üs olarak fonksiyon icra etmesi gerekirken, ideolojik reflekslerle hareket etmekteydi. Türkiye’de her defasında YÖK’ün uygulamaları eleştirilmesine rağmen bu konuda adım atılamıyordu. Çünkü kapalı toplumlarda uygulanan baskıcı sistemlere rahmet okutturacak sözde akademik kurul vardı karşımızda. Oysaki gençler kol kola okul kantinlerinde, bahçelerinde beraber güle eğlene gezdikleri halde YÖK gençleri ayırıma tabi tutarak özel ikna odaları kurup beyinlerini yıkama uygulamalarına başvurması çağımızda yaşadığımız trajik bir olaydı.
Velhasıl; çağdaş eğitim insanın şekli ile uğraşmaz, direk beyni ile ilgilenir. İnsanımız, yapılan bu muameleyi hak etmiyordu. Zira bizim insanımız necip bir milletin neslinden geliyor, biz ceddimizden hürriyet ortamında eğitimin verimli olabileceğini öğrenmiş kuşaklarız. İnşallah bu vahim manzaraları bir daha yaşamayız.
Vesselam.