dedekorkut1
26.05.2009, 07:27
NASIL BİR GENÇLİK
ALPEREN GÜRBÜZER
İlkbahar yaza, yaz sonbahara, sonbahar kışa dönüşürken, insanoğlu bütün bu mevsim değişiklikleri seyrederek dünyada geçireceği hayat serüvenini hatırlıyor kendi kendine. Bütün bu olanlara bakarak burası dünya, burası hepimiz için imtihan salonu diye haykıramız geliyor içimizden.
Hz. Nuh(a.s)’a sormuşlar; dokuz yüz senelik dünya hayatından ne anladın diye. O da; “Dünya iki kaplı handır, birinden girdim diğerinden çıktım’’ şeklinde cevap vermiş, böylece hayatı özetlemiş. Peki ya bizim durumumuz nasıl, bunca ömür ne yaptık ki acaba? Bu gün Allah için ne yaptın? sorusunu uzun zamandır işitemez olduk. Yazık nice kaybettiğimiz yıllara. Hem de ne vah, vah nice harap geçen halimize. Allah’ım başımız yerde hala, merhametine müştakız. Gidecek kimimiz kaldı ki senden başka. Yüzümüz olmasa da dönüp dolaşacağımız dünyamızda varacağımız nokta sana gelmektir Ya Rab! Huzurunda Yusuf’un düştüğü zindanı, Yakup’un gözyaşını, Musa’nın asasını ve Efendimiz (s.a.v)’in âlemlere rahmet olan şefaatini düşüneceğiz, buna mecburuz da. Yeryüzü bataklığında, kendimizi yaktığımız dünyayı mescit değil de bir konaklama mekânı yaptığımız için ah-ı aman diliyoruz daha şimdiden. Merhametine sığınacağız rahmet yağmurunu üzerimize yağması için, huzuru ilahide meleklerini indirirken rahmete gark olmak adına eman diliyoruz. Affetmen için ellerimizi açıp kalbimizle yalvarıyoruz, sığınacak dalımız bir tek sen varsın. Her yağan rahmet yağmur tanesinde bir melek var çünkü. Dünyada nice kuyular kazıldı, nice tuzaklar kuruldu, boş bulunduk, dengemizi kaybettik biranda. Biliyoruz son pişmanlığın fayda vermeyeceğini, yine de bir feryatla kapına dayandık. Senden geldik, dönüş sana. Umudumuz sen, seni istiyoruz Ya Rab! Dünyadayken de gençliğimiz eyvahtı, huzurunda da öyle. Rahmetin gazabını geçtiğini bildirdin bize. Yunusça kahrında hoş, lütfün da hoş demek düşer bize bu yüzden.
Dualarımızla içten münacaat ettikten sonra gelelim konunun ciddiyet boyutuna. Bilindiği üzere hayatın her değişim evrelerinde karşılaşacağımız olaylar, yaşananlar ve yaşanacak olan her şey insanın alın yazısı, hatta bütün canlıların kader döngüsü levh-i mahfuzda kayıtlı. Bu kader döngüsü içerisinde insanın diğer canlılardan ayıran en önemli farkı tüm mahlûkata halife tayin edilmesidir, yani eşrefi mahlûkat olması. Eşrefi mahlûkat yaratılmışların en üstünü demek, ona bu üstünlük misyonunu yükleyen sebep, omuzlarına yüklendiği ilahi emanetten dolayıdır. Madem emanet sahibiyiz, o halde yaratılış gayemize uygun bir hayat tablosu ortaya koymak boynumuzun borcu olsa gerektir. Daha dünyaya ilk adım attığımız andan itibaren öteki dünyaya yolcu olacağımız son adım arasındaki zamanı iyi değerlendiren bir kul olabilirsek Ahsen-i takvimle müjdeleniriz, bunun aksi durumda ise sonumuz esfel-i safilindir, yani hayvandan da aşağı mertebeyle uğurlanmak demektir.
Bir çocuk akıl baliğ olmakla birlikte ilahi hükümleri uygulama sorumluğu üstlenmiş pozisyona gelir. Ki bu sorumluluk basamağı gençlik çağıdır, bu böyle biline.
Nasıl bir toplum olduğumuz öğrenmek istiyorsak yaşadığımız toplumun gençliğine bakmak kâfi. Nitekim Bir Alman filozofu; Bana gençliğinizi gösterin size geleceğinizi söyleyeyim demiştir. Zira gençlik toplumun aynasıdır. Şöyle bir hayat öykümüze baktığımızda; çocukluk dönemimiz tohum, gençliğimiz ise çiçek halimizdir. Bir tohumda nasıl ki koca bir ağaç gizli ise, çocukluk ve gençlik tohumunda da bir millet, hatta tüm bir insanlık gizlidir. O halde yapılacak ilk iş toprağa atılacak tohumun uygun ortam ve şartlarda filizlenmesini sağlayıp, çiçek açtıktan sonra da iyi bir meyve vermesini beklemektir. Bugün gençliğin anomi hal alması gerekli uygun zemin ve şartları sunamamızdan kaynaklanmaktadır. Çocuklarımız hayatın acımasız tuzaklarına yenik düşüp her biri birer birer kaybolurken bu gidişe dur diyecek kimsemiz kalmamış maalesef. Her yanımız harap her yer zindan. Dağ, taş ve hatta bütün kâinat bu gidişattan incinmiş kıyam halinde sanki. Gençlerin meselelerine eğilmemek onların dünyalarına tercüman olamamak gibi bir tablo var önümüzde. Bütün bu gerçekler ortada iken hala bizde iyi adam yetişmiyor serzenişinde bulunma hakkını pişkin vaziyette görüyoruz kendimizde. Hem gerekli alt yapıyı kurmuyoruz hem de durumdan vazife çıkarıp sürekli bir şeylerden şikâyetçi olmayı yeğliyoruz.
Hayat denen serüvende, gençliğini hiçe sayan uygulamalar yarınlarımızı karartıyor hep. Peyami Safa; Gençliği ayakta olmayan cemiyet yataktadır derken kanayan yaramıza neşter vurup çok doğru bir teşhiste bulunuyor Gerçektende şuanda yaşadığımız manzara hasta yatağa düşmüş halidir. Birbirimizden habersiz yığını andırıyoruz her birimiz. Bunlar ellerimiz, bunlarda ellerimizin büyük boşluğu, beş parmağın beşi de birbirinden habersiz işlev görüyor sanki. Dayanışma yok, birlik şuuru yok, maddi manevi bir hamle yok. Yok, yok, yani yoklarımız bir değil birçok. Hâsılı yoklarımız varlarımızın çok çok ötesinde. Öyle ki geçmişte yaşadığımızı bugünde hala yaşamakta olduğumuz kanlı terör olayların yankıları hala zihinlerimizde taptaze duruyor. Reşit olmamış, daha yeni akil baliğ yaşa gelmiş gençliğin eline tutuşturulmuş pankartlarla sokağa dökülmüşlüğü, ne halde olduğumuzun tipik misaliydi. Yetkililer her zaman bildik alıştığımız cümleleri saf etmişlerdi: ‘Devletimiz büyüktür, her şeyin üstesinden gelecek güce sahiptir bu yapılanlar yanına kar kalmayacak’ gibi beyanlarla işi geçiştirmeye çalıştılar habire.
ALPEREN GÜRBÜZER
İlkbahar yaza, yaz sonbahara, sonbahar kışa dönüşürken, insanoğlu bütün bu mevsim değişiklikleri seyrederek dünyada geçireceği hayat serüvenini hatırlıyor kendi kendine. Bütün bu olanlara bakarak burası dünya, burası hepimiz için imtihan salonu diye haykıramız geliyor içimizden.
Hz. Nuh(a.s)’a sormuşlar; dokuz yüz senelik dünya hayatından ne anladın diye. O da; “Dünya iki kaplı handır, birinden girdim diğerinden çıktım’’ şeklinde cevap vermiş, böylece hayatı özetlemiş. Peki ya bizim durumumuz nasıl, bunca ömür ne yaptık ki acaba? Bu gün Allah için ne yaptın? sorusunu uzun zamandır işitemez olduk. Yazık nice kaybettiğimiz yıllara. Hem de ne vah, vah nice harap geçen halimize. Allah’ım başımız yerde hala, merhametine müştakız. Gidecek kimimiz kaldı ki senden başka. Yüzümüz olmasa da dönüp dolaşacağımız dünyamızda varacağımız nokta sana gelmektir Ya Rab! Huzurunda Yusuf’un düştüğü zindanı, Yakup’un gözyaşını, Musa’nın asasını ve Efendimiz (s.a.v)’in âlemlere rahmet olan şefaatini düşüneceğiz, buna mecburuz da. Yeryüzü bataklığında, kendimizi yaktığımız dünyayı mescit değil de bir konaklama mekânı yaptığımız için ah-ı aman diliyoruz daha şimdiden. Merhametine sığınacağız rahmet yağmurunu üzerimize yağması için, huzuru ilahide meleklerini indirirken rahmete gark olmak adına eman diliyoruz. Affetmen için ellerimizi açıp kalbimizle yalvarıyoruz, sığınacak dalımız bir tek sen varsın. Her yağan rahmet yağmur tanesinde bir melek var çünkü. Dünyada nice kuyular kazıldı, nice tuzaklar kuruldu, boş bulunduk, dengemizi kaybettik biranda. Biliyoruz son pişmanlığın fayda vermeyeceğini, yine de bir feryatla kapına dayandık. Senden geldik, dönüş sana. Umudumuz sen, seni istiyoruz Ya Rab! Dünyadayken de gençliğimiz eyvahtı, huzurunda da öyle. Rahmetin gazabını geçtiğini bildirdin bize. Yunusça kahrında hoş, lütfün da hoş demek düşer bize bu yüzden.
Dualarımızla içten münacaat ettikten sonra gelelim konunun ciddiyet boyutuna. Bilindiği üzere hayatın her değişim evrelerinde karşılaşacağımız olaylar, yaşananlar ve yaşanacak olan her şey insanın alın yazısı, hatta bütün canlıların kader döngüsü levh-i mahfuzda kayıtlı. Bu kader döngüsü içerisinde insanın diğer canlılardan ayıran en önemli farkı tüm mahlûkata halife tayin edilmesidir, yani eşrefi mahlûkat olması. Eşrefi mahlûkat yaratılmışların en üstünü demek, ona bu üstünlük misyonunu yükleyen sebep, omuzlarına yüklendiği ilahi emanetten dolayıdır. Madem emanet sahibiyiz, o halde yaratılış gayemize uygun bir hayat tablosu ortaya koymak boynumuzun borcu olsa gerektir. Daha dünyaya ilk adım attığımız andan itibaren öteki dünyaya yolcu olacağımız son adım arasındaki zamanı iyi değerlendiren bir kul olabilirsek Ahsen-i takvimle müjdeleniriz, bunun aksi durumda ise sonumuz esfel-i safilindir, yani hayvandan da aşağı mertebeyle uğurlanmak demektir.
Bir çocuk akıl baliğ olmakla birlikte ilahi hükümleri uygulama sorumluğu üstlenmiş pozisyona gelir. Ki bu sorumluluk basamağı gençlik çağıdır, bu böyle biline.
Nasıl bir toplum olduğumuz öğrenmek istiyorsak yaşadığımız toplumun gençliğine bakmak kâfi. Nitekim Bir Alman filozofu; Bana gençliğinizi gösterin size geleceğinizi söyleyeyim demiştir. Zira gençlik toplumun aynasıdır. Şöyle bir hayat öykümüze baktığımızda; çocukluk dönemimiz tohum, gençliğimiz ise çiçek halimizdir. Bir tohumda nasıl ki koca bir ağaç gizli ise, çocukluk ve gençlik tohumunda da bir millet, hatta tüm bir insanlık gizlidir. O halde yapılacak ilk iş toprağa atılacak tohumun uygun ortam ve şartlarda filizlenmesini sağlayıp, çiçek açtıktan sonra da iyi bir meyve vermesini beklemektir. Bugün gençliğin anomi hal alması gerekli uygun zemin ve şartları sunamamızdan kaynaklanmaktadır. Çocuklarımız hayatın acımasız tuzaklarına yenik düşüp her biri birer birer kaybolurken bu gidişe dur diyecek kimsemiz kalmamış maalesef. Her yanımız harap her yer zindan. Dağ, taş ve hatta bütün kâinat bu gidişattan incinmiş kıyam halinde sanki. Gençlerin meselelerine eğilmemek onların dünyalarına tercüman olamamak gibi bir tablo var önümüzde. Bütün bu gerçekler ortada iken hala bizde iyi adam yetişmiyor serzenişinde bulunma hakkını pişkin vaziyette görüyoruz kendimizde. Hem gerekli alt yapıyı kurmuyoruz hem de durumdan vazife çıkarıp sürekli bir şeylerden şikâyetçi olmayı yeğliyoruz.
Hayat denen serüvende, gençliğini hiçe sayan uygulamalar yarınlarımızı karartıyor hep. Peyami Safa; Gençliği ayakta olmayan cemiyet yataktadır derken kanayan yaramıza neşter vurup çok doğru bir teşhiste bulunuyor Gerçektende şuanda yaşadığımız manzara hasta yatağa düşmüş halidir. Birbirimizden habersiz yığını andırıyoruz her birimiz. Bunlar ellerimiz, bunlarda ellerimizin büyük boşluğu, beş parmağın beşi de birbirinden habersiz işlev görüyor sanki. Dayanışma yok, birlik şuuru yok, maddi manevi bir hamle yok. Yok, yok, yani yoklarımız bir değil birçok. Hâsılı yoklarımız varlarımızın çok çok ötesinde. Öyle ki geçmişte yaşadığımızı bugünde hala yaşamakta olduğumuz kanlı terör olayların yankıları hala zihinlerimizde taptaze duruyor. Reşit olmamış, daha yeni akil baliğ yaşa gelmiş gençliğin eline tutuşturulmuş pankartlarla sokağa dökülmüşlüğü, ne halde olduğumuzun tipik misaliydi. Yetkililer her zaman bildik alıştığımız cümleleri saf etmişlerdi: ‘Devletimiz büyüktür, her şeyin üstesinden gelecek güce sahiptir bu yapılanlar yanına kar kalmayacak’ gibi beyanlarla işi geçiştirmeye çalıştılar habire.