dedekorkut1
23.03.2009, 06:38
SİVİL İNİSİYATİF
ALPEREN GÜRBÜZER
Liberalizmin babası Adam Smith’dir. O, ekonomik hayatın sürekli devlet tarafından yönlendirilmesine devam ettiği bir süreçte gündeme giren bir ideolog.
Amerikan ihtilali, Fransız ihtilali ve buhar makinasının keşfi derken, sanayi inkılâbı baş göstermişti o yıllar. Bilindiği gibi İngiltere’de ekonomi o sıralar devlet kontrolündeydi. Asiller, o dönemlerde yönetimi ellerinde tutuyordu, ama bu arada sanayinin gelişmesiyle birlikte sanayici ve tüccarlardan ibaret yeni bir zümre de oluşmaya başlamıştı ki, işte bu arada alışılmışın dışında bir söylemle tüm ekonomik alanla ilgili ezberleri yerle bir edecek fikirleri ileri sürmesiyle dikkatleri üzerinde toplayacak bir adam gündeme girer. Tabiî ki bu insan Adam Smith’ten başkası değildi. O ekonomik çağının ortaya koyduğu bir dizi problemleri fırsat bilip, şu sözleriyle hür teşebbüsün sesi olmaya başlayacaktır: ‘’Bir milletin zenginliğini sağlamanın en iyi yolu her insanı serbest bırakmaktır.’’
İşte bu sözler liberalizmin genel çerçevesini oluşturur. Yani ‘’ Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığının özetidir bu ifadeler.
Felsefi tartışmalar devam ederken halk da, iyi bir hayat standardına kavuşmak adına sürekli ekonomik mücadele içinde didinip durmaktaydı. Aralarında konuştukları tek konu ise şüphesiz hayat pahalılığı ve enflasyonun dayanılmaz boyutlarda açtığı onarılmaz yaralardır. Bu konular ardı ardına konuşuldukça ister istemez kitlelerin devlete karşı olan güveni git gide azalacaktır. Güven bunalımı yaşayan kitleler böylece kurtuluşu ideolojilerde arayacak ve Adam Smith’in önerileri ilaç gibi gelecektir kimilerine.
Kominizm ve liberalizm kriz ortamlarının ürettiği ideolojileri olup biri yoksulların feryatlarından hareket eden akım, diğeri ise zenginlerin soluğundan yola koyulmuş bir yol, ama metotları aynı. Sonuçta her ikisi de sanayi çağının ortaya koyduğu sıkıntıların çocuğudur. Şartlar ve bir takım olaylar her ikisini de meşhur etmiştir. Yine her ikisinin de ortak paydası kitlelerin günlük ihtiyaçlarını istismar etmeye yönelik strateji izlemeleridir. Karl Marx yoksulları istismar etmiş, Adam Smith ise zenginleri. İkisi de bütüncül değil, sınıfçıdır. Zaten toplumu sınıf sınıf ayırmak Avrupa’nın öteden beri içine düştüğü bir foseptik çukur, isteselerde bu çukurdan çıkamazlar, bir kere bu kalıtsal hastalık genlerine işlenmiş, nesilden nesile taşınıyor da. Bizim kültürümüzde ise sınıf anlayışına yer yok, bu yüzden sınıflaşma bize yabancı bir kavram. Nitekim Osmanlı incelendiğinde sınıflar tezatının olmadığı görülecektir. Osmanlıda halk içerisinde sosyal bütünleşme vardır. Toplum tabakalarında ayırıma yol açan kalın çizgilere rastlanılmaz bu yüzden. Derebeylik, Feodalite yapısının izlerini bulamazsınız bizim toprağımızda. Çünkü merkeziyetçi yapımız bu tür sınıflaşmaya geçit vermiyordu, aynı zamanda merkeziyetçi yapı içinde demokratik anlayışa sahip bir nizamımız söz konusuydu. Bir kısım çevrelerce Padişahların “astığım astık, kestiğim kestik’’ şeklinde aktarılan sözler tamamen bir iftiradır. Oysa tarih şöyle bir göz attığımızda padişahların tek başına karar mercii olmadıkları görülecektir.
Şurası bir gerçek, Adam Smith’in açtığı çığır daha çok Avrupa’da yankı bulmuş ve Onun önderliğinde ferdiyetçilik tek birim, tek değer kabul edilmişti. Şirketleşmeler, tekeller, tröstler ve monopollerin oluşmasının temelinde Adam Smith’in tetiklediği fikirler vardır. Bu yüzden bireysel çıkarların ön plana alındığı bir sistemin adıdır kapitalizm. Dolayısıyla insanlar arasındaki dayanışmacılığın rafa kaldırılması vahşi kapitalizm sayesinde gerçekleşmiştir. İnsanın insana üstünlüğünü ilke edinen bu ruh bugünde dünyayı çepeçevre kuşatmış durumda. Hatta Türkiye’de ki vahşi kapitalizmin savunucuları, efendilerinden de daha keskin bir kapitalist dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Hakeza bazıları batıdakilere taş çıkartıcasına bu ideolojinin yılmaz müdafacıları olmuşlardır. Zira tavaf ettikleri tek mabed ise batıdır diyebiliriz. Batı’nın eğrisiyle doğrusuyla ne var ne yok hepsini ithale aday memurudur onlar. Getirecekleri reçetelerin muhtevasının ne olduğunu bile tam etüd etmeden toplumumuzun yapısına tatbik etmek sevdasına kapılmışlardır hep. Şu basit kuralı dahi bilmezler; Bir fikir ne kadar güçlü olursa olsun, eğer o fikir uygulayacağınız toplumun dinamikleriyle bağdaşmıyorsa o sistemin başarılı olması mümkün değildir. Onların anladıkları tek kural; uşaklık ve efendilerine kayıtsız, şartsız sonsuz itaat olsa gerektir. Zaten Tanzimat bu yolu açmış, isteseler de bu sevdadan vazgeçemezler. Tanzimat’tan bu yana ülkemiz için liberalizmin giriş kapısı rolünü üstlenmişlerdir. Abdülhamit Han hürriyet, eşitlik, adalet gibi güzel kavramlarının bir kılıf olduğunu sezip, bütün bu bağrışmaların ardından koca imparatorluğun elden gidebileceğini önceden kestiren bir dehaydı. Zaman ve tarih onu çoktan haklı çıkarmıştı, ama iş işten geçmişti. Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet vs. derken I. Cihan savaşı’na itildik ve az kalsın Anadolumuzda elimizden gidiyordu. İşte İttihatçıların başımıza ördüğü çorap buydu. Nasıl ki liberalizm Tanzimat dönemiyle başlayan bir moda akımıysa, 1970’li yıllarda da sosyalizm moda olmuştu. Liberalizmden umduğunu bulamayan sözde kimliksiz aydınlarımız, bu seferde sosyalizim’in tek kurtuluş şarkısını çalmaya başlamışlardı. Neyse ki bu sevda da uzun sürmedi. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte Sosyalizm de tüm dünyada çökme sürecine giriverdi. Derken kominizim yıkılmaya başladı ve bu arada yeni arayışlar içine girildi ister istemez. Belli ki kimlik arayışlarının sonu gelmeyecekti. Bu sıralarda aydınımızın yeni bir kartvizite ihtiyacı vardı, o da dünyada esen rüzgarlara göre misyon yüklenmekti, onlarda öyle yaptı ve öyle de oldu.
Thoreau’da, “en iyi hükümet hiç hükümet etmeyendir” diyerek vahşi kapitalizmden farklı bir çizgi çiziyordu.
Hanrey David Thoreau, “Sivil itaatsizlik” eseriyle yeni bir anlayış getirdi insanlığa. O, bir eserinde: “en iyi hükümet, işte insanları en çok kendi başına bırakandır. Önce insan, sonra bir devletin tebaası olmalıyız. Kanuna saygıdan daha çok haklara saygıyı geliştirmeye çalışmalıyız’’ beyanlarıyla ‘’sivil inisiyatif’’ yaklaşımının öncüsü olur adeta. Ayrıca O; ‘’Bütün seçimler, tıpkı satrançtır, doğru ve yanlışla ahlâki meselelerle oynanan bir oyun. İnsan yığınlarının eylemlerinde pek az faaliyet mevcuttur. Eğer hükümet sizi başkasına haksızlık yapmaya alet ediyorsa yapılması gereken şey alet olmamandır’’ diyor. Ve ekliyor ‘’Mutlakiyetçi monarşiden sınırlı bir monarşiye, sınırlı bir monarşiden de demokrasiye doğru ilerleme insana karşı hakiki saygı yönünde bir ilerleme demektir. Devlet ferdi tanımadıkça, otoritesini ondan almadıkça aydınlık bir ülkeden hiçbir zaman söz edemeyiz’’ ifadeleriyle fertlerin devlet için değil, devletin fertler için var olması gerektiğini, insanın vicdanı daima devletin en yüce rehberi olmalıdır şeklinde fikir serdeder. Liberal mantığın öznesi ’ego’dur, yani bireysel çıkar ilişkisine dayanır. İyi incelendiğinde Thoreau’nun açtığı bu düşünce, liberal mantıktan çok farklıdır. Hatta Osmanlı’nın anlayışına çok yakın. Çünkü Osmanlı padişahları kendi efendiliğini tebanın huzurlu olmasında buluyordu. Tebaanın mutsuzluğundan kendilerini köle hissediyorlardı. Hatta Kanun-i Sultan Süleyman: ‘’Bir memleketin hakiki efendisi reaya (halk)dır’’ diyerek bu fikri keşfetmemizi sağlar yeniden bizlere. Osmanlı anlayışına göre iktidar ile servet doğru orantılıdır. Ferdin mevkii yükseldikçe zenginlik artar çünkü. Osmanlı’da ulemanın görevi din, yargı ve eğitim, reaya’nın ise üretim faaliyeti ve vergi ödemektir. Aynı zamanda Osmanlı sistemi içinde mevcut olan esnaf loncaları tüccarların tekelleşme eğilimlerine geçit vermeyecek tarzda organize olmuşlardır, dolayısıyla bu sayede kapitalist oligarşinin doğmasına engel olmayı başarmışlardır.
Gandhi ‘’sivil itaatsizlik’’ tabirini benimsemişti. Sivil itaatsizlik Mahatma Ghandhi’nin elinde ‘’Pasif direnmenin kutsal kitabı’’ haline geldi zamanla. Gandhi 1914 boyunca G.Afrika’da kaldı. Ömür boyunca Genaral Jan Smuths yönetimine karşı mücadele verdi. Sivil itaatsizlik proğramları ülke genelinde uygulandıkça yıldızı parladı da. Şöyle ki; Başbakan Smuths ile hükümeti tabandan gelen sesler karşısında Hintlilerin haklı taleplerini kabul etmek zorunda kalmıştı. Nitekim 1914’de Gandhi Hindistan’a döndü. Orada 1948’de ta ki bir Hintli suikastçi tarafından öldürülünceye kadar mücadele verdi. O Hindistan ve Pakistan’a özgürlük kazandıracak olan tüm sivil kuvvetleri idare etmeyi becerebilmiştir. O yıllarda sivil itaatsizlik metodu sık sık onun sayesinde kullanılabildi. Öyle ki Gandhi sivil inisiyatif bayrağını çok tesirli bir silah haline getirmişti. O’nun başlattığı ‘’sivil itaatsizlik’’ prensibi dünyada yıllardır yöneticilerin baskısı altında inim inim inleyen halkların zihninde ‘’Sivil inisiyatif’’ şuurunun kapısının aralamasına ve bundan böyle insanlar tepkilerini demokratik yollardan dile getirebilme cesaretini kendilerinde görebilmelerine yol açmıştır. Gandhi hareketi, bu noktada bütün totaliter ve dikta zihniyetlerinin tam tersi bir yoldur diyebiliriz. Dolayısıyla Smuths, sivil itaatsizlik teknikleri karşısında pes edip, nihayet Hintlilerin isteklerini kabul etmek zorunda kalacaktır.
ALPEREN GÜRBÜZER
Liberalizmin babası Adam Smith’dir. O, ekonomik hayatın sürekli devlet tarafından yönlendirilmesine devam ettiği bir süreçte gündeme giren bir ideolog.
Amerikan ihtilali, Fransız ihtilali ve buhar makinasının keşfi derken, sanayi inkılâbı baş göstermişti o yıllar. Bilindiği gibi İngiltere’de ekonomi o sıralar devlet kontrolündeydi. Asiller, o dönemlerde yönetimi ellerinde tutuyordu, ama bu arada sanayinin gelişmesiyle birlikte sanayici ve tüccarlardan ibaret yeni bir zümre de oluşmaya başlamıştı ki, işte bu arada alışılmışın dışında bir söylemle tüm ekonomik alanla ilgili ezberleri yerle bir edecek fikirleri ileri sürmesiyle dikkatleri üzerinde toplayacak bir adam gündeme girer. Tabiî ki bu insan Adam Smith’ten başkası değildi. O ekonomik çağının ortaya koyduğu bir dizi problemleri fırsat bilip, şu sözleriyle hür teşebbüsün sesi olmaya başlayacaktır: ‘’Bir milletin zenginliğini sağlamanın en iyi yolu her insanı serbest bırakmaktır.’’
İşte bu sözler liberalizmin genel çerçevesini oluşturur. Yani ‘’ Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığının özetidir bu ifadeler.
Felsefi tartışmalar devam ederken halk da, iyi bir hayat standardına kavuşmak adına sürekli ekonomik mücadele içinde didinip durmaktaydı. Aralarında konuştukları tek konu ise şüphesiz hayat pahalılığı ve enflasyonun dayanılmaz boyutlarda açtığı onarılmaz yaralardır. Bu konular ardı ardına konuşuldukça ister istemez kitlelerin devlete karşı olan güveni git gide azalacaktır. Güven bunalımı yaşayan kitleler böylece kurtuluşu ideolojilerde arayacak ve Adam Smith’in önerileri ilaç gibi gelecektir kimilerine.
Kominizm ve liberalizm kriz ortamlarının ürettiği ideolojileri olup biri yoksulların feryatlarından hareket eden akım, diğeri ise zenginlerin soluğundan yola koyulmuş bir yol, ama metotları aynı. Sonuçta her ikisi de sanayi çağının ortaya koyduğu sıkıntıların çocuğudur. Şartlar ve bir takım olaylar her ikisini de meşhur etmiştir. Yine her ikisinin de ortak paydası kitlelerin günlük ihtiyaçlarını istismar etmeye yönelik strateji izlemeleridir. Karl Marx yoksulları istismar etmiş, Adam Smith ise zenginleri. İkisi de bütüncül değil, sınıfçıdır. Zaten toplumu sınıf sınıf ayırmak Avrupa’nın öteden beri içine düştüğü bir foseptik çukur, isteselerde bu çukurdan çıkamazlar, bir kere bu kalıtsal hastalık genlerine işlenmiş, nesilden nesile taşınıyor da. Bizim kültürümüzde ise sınıf anlayışına yer yok, bu yüzden sınıflaşma bize yabancı bir kavram. Nitekim Osmanlı incelendiğinde sınıflar tezatının olmadığı görülecektir. Osmanlıda halk içerisinde sosyal bütünleşme vardır. Toplum tabakalarında ayırıma yol açan kalın çizgilere rastlanılmaz bu yüzden. Derebeylik, Feodalite yapısının izlerini bulamazsınız bizim toprağımızda. Çünkü merkeziyetçi yapımız bu tür sınıflaşmaya geçit vermiyordu, aynı zamanda merkeziyetçi yapı içinde demokratik anlayışa sahip bir nizamımız söz konusuydu. Bir kısım çevrelerce Padişahların “astığım astık, kestiğim kestik’’ şeklinde aktarılan sözler tamamen bir iftiradır. Oysa tarih şöyle bir göz attığımızda padişahların tek başına karar mercii olmadıkları görülecektir.
Şurası bir gerçek, Adam Smith’in açtığı çığır daha çok Avrupa’da yankı bulmuş ve Onun önderliğinde ferdiyetçilik tek birim, tek değer kabul edilmişti. Şirketleşmeler, tekeller, tröstler ve monopollerin oluşmasının temelinde Adam Smith’in tetiklediği fikirler vardır. Bu yüzden bireysel çıkarların ön plana alındığı bir sistemin adıdır kapitalizm. Dolayısıyla insanlar arasındaki dayanışmacılığın rafa kaldırılması vahşi kapitalizm sayesinde gerçekleşmiştir. İnsanın insana üstünlüğünü ilke edinen bu ruh bugünde dünyayı çepeçevre kuşatmış durumda. Hatta Türkiye’de ki vahşi kapitalizmin savunucuları, efendilerinden de daha keskin bir kapitalist dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Hakeza bazıları batıdakilere taş çıkartıcasına bu ideolojinin yılmaz müdafacıları olmuşlardır. Zira tavaf ettikleri tek mabed ise batıdır diyebiliriz. Batı’nın eğrisiyle doğrusuyla ne var ne yok hepsini ithale aday memurudur onlar. Getirecekleri reçetelerin muhtevasının ne olduğunu bile tam etüd etmeden toplumumuzun yapısına tatbik etmek sevdasına kapılmışlardır hep. Şu basit kuralı dahi bilmezler; Bir fikir ne kadar güçlü olursa olsun, eğer o fikir uygulayacağınız toplumun dinamikleriyle bağdaşmıyorsa o sistemin başarılı olması mümkün değildir. Onların anladıkları tek kural; uşaklık ve efendilerine kayıtsız, şartsız sonsuz itaat olsa gerektir. Zaten Tanzimat bu yolu açmış, isteseler de bu sevdadan vazgeçemezler. Tanzimat’tan bu yana ülkemiz için liberalizmin giriş kapısı rolünü üstlenmişlerdir. Abdülhamit Han hürriyet, eşitlik, adalet gibi güzel kavramlarının bir kılıf olduğunu sezip, bütün bu bağrışmaların ardından koca imparatorluğun elden gidebileceğini önceden kestiren bir dehaydı. Zaman ve tarih onu çoktan haklı çıkarmıştı, ama iş işten geçmişti. Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet vs. derken I. Cihan savaşı’na itildik ve az kalsın Anadolumuzda elimizden gidiyordu. İşte İttihatçıların başımıza ördüğü çorap buydu. Nasıl ki liberalizm Tanzimat dönemiyle başlayan bir moda akımıysa, 1970’li yıllarda da sosyalizm moda olmuştu. Liberalizmden umduğunu bulamayan sözde kimliksiz aydınlarımız, bu seferde sosyalizim’in tek kurtuluş şarkısını çalmaya başlamışlardı. Neyse ki bu sevda da uzun sürmedi. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte Sosyalizm de tüm dünyada çökme sürecine giriverdi. Derken kominizim yıkılmaya başladı ve bu arada yeni arayışlar içine girildi ister istemez. Belli ki kimlik arayışlarının sonu gelmeyecekti. Bu sıralarda aydınımızın yeni bir kartvizite ihtiyacı vardı, o da dünyada esen rüzgarlara göre misyon yüklenmekti, onlarda öyle yaptı ve öyle de oldu.
Thoreau’da, “en iyi hükümet hiç hükümet etmeyendir” diyerek vahşi kapitalizmden farklı bir çizgi çiziyordu.
Hanrey David Thoreau, “Sivil itaatsizlik” eseriyle yeni bir anlayış getirdi insanlığa. O, bir eserinde: “en iyi hükümet, işte insanları en çok kendi başına bırakandır. Önce insan, sonra bir devletin tebaası olmalıyız. Kanuna saygıdan daha çok haklara saygıyı geliştirmeye çalışmalıyız’’ beyanlarıyla ‘’sivil inisiyatif’’ yaklaşımının öncüsü olur adeta. Ayrıca O; ‘’Bütün seçimler, tıpkı satrançtır, doğru ve yanlışla ahlâki meselelerle oynanan bir oyun. İnsan yığınlarının eylemlerinde pek az faaliyet mevcuttur. Eğer hükümet sizi başkasına haksızlık yapmaya alet ediyorsa yapılması gereken şey alet olmamandır’’ diyor. Ve ekliyor ‘’Mutlakiyetçi monarşiden sınırlı bir monarşiye, sınırlı bir monarşiden de demokrasiye doğru ilerleme insana karşı hakiki saygı yönünde bir ilerleme demektir. Devlet ferdi tanımadıkça, otoritesini ondan almadıkça aydınlık bir ülkeden hiçbir zaman söz edemeyiz’’ ifadeleriyle fertlerin devlet için değil, devletin fertler için var olması gerektiğini, insanın vicdanı daima devletin en yüce rehberi olmalıdır şeklinde fikir serdeder. Liberal mantığın öznesi ’ego’dur, yani bireysel çıkar ilişkisine dayanır. İyi incelendiğinde Thoreau’nun açtığı bu düşünce, liberal mantıktan çok farklıdır. Hatta Osmanlı’nın anlayışına çok yakın. Çünkü Osmanlı padişahları kendi efendiliğini tebanın huzurlu olmasında buluyordu. Tebaanın mutsuzluğundan kendilerini köle hissediyorlardı. Hatta Kanun-i Sultan Süleyman: ‘’Bir memleketin hakiki efendisi reaya (halk)dır’’ diyerek bu fikri keşfetmemizi sağlar yeniden bizlere. Osmanlı anlayışına göre iktidar ile servet doğru orantılıdır. Ferdin mevkii yükseldikçe zenginlik artar çünkü. Osmanlı’da ulemanın görevi din, yargı ve eğitim, reaya’nın ise üretim faaliyeti ve vergi ödemektir. Aynı zamanda Osmanlı sistemi içinde mevcut olan esnaf loncaları tüccarların tekelleşme eğilimlerine geçit vermeyecek tarzda organize olmuşlardır, dolayısıyla bu sayede kapitalist oligarşinin doğmasına engel olmayı başarmışlardır.
Gandhi ‘’sivil itaatsizlik’’ tabirini benimsemişti. Sivil itaatsizlik Mahatma Ghandhi’nin elinde ‘’Pasif direnmenin kutsal kitabı’’ haline geldi zamanla. Gandhi 1914 boyunca G.Afrika’da kaldı. Ömür boyunca Genaral Jan Smuths yönetimine karşı mücadele verdi. Sivil itaatsizlik proğramları ülke genelinde uygulandıkça yıldızı parladı da. Şöyle ki; Başbakan Smuths ile hükümeti tabandan gelen sesler karşısında Hintlilerin haklı taleplerini kabul etmek zorunda kalmıştı. Nitekim 1914’de Gandhi Hindistan’a döndü. Orada 1948’de ta ki bir Hintli suikastçi tarafından öldürülünceye kadar mücadele verdi. O Hindistan ve Pakistan’a özgürlük kazandıracak olan tüm sivil kuvvetleri idare etmeyi becerebilmiştir. O yıllarda sivil itaatsizlik metodu sık sık onun sayesinde kullanılabildi. Öyle ki Gandhi sivil inisiyatif bayrağını çok tesirli bir silah haline getirmişti. O’nun başlattığı ‘’sivil itaatsizlik’’ prensibi dünyada yıllardır yöneticilerin baskısı altında inim inim inleyen halkların zihninde ‘’Sivil inisiyatif’’ şuurunun kapısının aralamasına ve bundan böyle insanlar tepkilerini demokratik yollardan dile getirebilme cesaretini kendilerinde görebilmelerine yol açmıştır. Gandhi hareketi, bu noktada bütün totaliter ve dikta zihniyetlerinin tam tersi bir yoldur diyebiliriz. Dolayısıyla Smuths, sivil itaatsizlik teknikleri karşısında pes edip, nihayet Hintlilerin isteklerini kabul etmek zorunda kalacaktır.