PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Sivil Inisiyatif


dedekorkut1
23.03.2009, 06:38
SİVİL İNİSİYATİF

ALPEREN GÜRBÜZER

Liberalizmin babası Adam Smith’dir. O, ekonomik hayatın sürekli devlet tarafından yönlendirilmesine devam ettiği bir süreçte gündeme giren bir ideolog.
Amerikan ihtilali, Fransız ihtilali ve buhar makinasının keşfi derken, sanayi inkılâbı baş göstermişti o yıllar. Bilindiği gibi İngiltere’de ekonomi o sıralar devlet kontrolündeydi. Asiller, o dönemlerde yönetimi ellerinde tutuyordu, ama bu arada sanayinin gelişmesiyle birlikte sanayici ve tüccarlardan ibaret yeni bir zümre de oluşmaya başlamıştı ki, işte bu arada alışılmışın dışında bir söylemle tüm ekonomik alanla ilgili ezberleri yerle bir edecek fikirleri ileri sürmesiyle dikkatleri üzerinde toplayacak bir adam gündeme girer. Tabiî ki bu insan Adam Smith’ten başkası değildi. O ekonomik çağının ortaya koyduğu bir dizi problemleri fırsat bilip, şu sözleriyle hür teşebbüsün sesi olmaya başlayacaktır: ‘’Bir milletin zenginliğini sağlamanın en iyi yolu her insanı serbest bırakmaktır.’’
İşte bu sözler liberalizmin genel çerçevesini oluşturur. Yani ‘’ Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığının özetidir bu ifadeler.
Felsefi tartışmalar devam ederken halk da, iyi bir hayat standardına kavuşmak adına sürekli ekonomik mücadele içinde didinip durmaktaydı. Aralarında konuştukları tek konu ise şüphesiz hayat pahalılığı ve enflasyonun dayanılmaz boyutlarda açtığı onarılmaz yaralardır. Bu konular ardı ardına konuşuldukça ister istemez kitlelerin devlete karşı olan güveni git gide azalacaktır. Güven bunalımı yaşayan kitleler böylece kurtuluşu ideolojilerde arayacak ve Adam Smith’in önerileri ilaç gibi gelecektir kimilerine.
Kominizm ve liberalizm kriz ortamlarının ürettiği ideolojileri olup biri yoksulların feryatlarından hareket eden akım, diğeri ise zenginlerin soluğundan yola koyulmuş bir yol, ama metotları aynı. Sonuçta her ikisi de sanayi çağının ortaya koyduğu sıkıntıların çocuğudur. Şartlar ve bir takım olaylar her ikisini de meşhur etmiştir. Yine her ikisinin de ortak paydası kitlelerin günlük ihtiyaçlarını istismar etmeye yönelik strateji izlemeleridir. Karl Marx yoksulları istismar etmiş, Adam Smith ise zenginleri. İkisi de bütüncül değil, sınıfçıdır. Zaten toplumu sınıf sınıf ayırmak Avrupa’nın öteden beri içine düştüğü bir foseptik çukur, isteselerde bu çukurdan çıkamazlar, bir kere bu kalıtsal hastalık genlerine işlenmiş, nesilden nesile taşınıyor da. Bizim kültürümüzde ise sınıf anlayışına yer yok, bu yüzden sınıflaşma bize yabancı bir kavram. Nitekim Osmanlı incelendiğinde sınıflar tezatının olmadığı görülecektir. Osmanlıda halk içerisinde sosyal bütünleşme vardır. Toplum tabakalarında ayırıma yol açan kalın çizgilere rastlanılmaz bu yüzden. Derebeylik, Feodalite yapısının izlerini bulamazsınız bizim toprağımızda. Çünkü merkeziyetçi yapımız bu tür sınıflaşmaya geçit vermiyordu, aynı zamanda merkeziyetçi yapı içinde demokratik anlayışa sahip bir nizamımız söz konusuydu. Bir kısım çevrelerce Padişahların “astığım astık, kestiğim kestik’’ şeklinde aktarılan sözler tamamen bir iftiradır. Oysa tarih şöyle bir göz attığımızda padişahların tek başına karar mercii olmadıkları görülecektir.
Şurası bir gerçek, Adam Smith’in açtığı çığır daha çok Avrupa’da yankı bulmuş ve Onun önderliğinde ferdiyetçilik tek birim, tek değer kabul edilmişti. Şirketleşmeler, tekeller, tröstler ve monopollerin oluşmasının temelinde Adam Smith’in tetiklediği fikirler vardır. Bu yüzden bireysel çıkarların ön plana alındığı bir sistemin adıdır kapitalizm. Dolayısıyla insanlar arasındaki dayanışmacılığın rafa kaldırılması vahşi kapitalizm sayesinde gerçekleşmiştir. İnsanın insana üstünlüğünü ilke edinen bu ruh bugünde dünyayı çepeçevre kuşatmış durumda. Hatta Türkiye’de ki vahşi kapitalizmin savunucuları, efendilerinden de daha keskin bir kapitalist dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Hakeza bazıları batıdakilere taş çıkartıcasına bu ideolojinin yılmaz müdafacıları olmuşlardır. Zira tavaf ettikleri tek mabed ise batıdır diyebiliriz. Batı’nın eğrisiyle doğrusuyla ne var ne yok hepsini ithale aday memurudur onlar. Getirecekleri reçetelerin muhtevasının ne olduğunu bile tam etüd etmeden toplumumuzun yapısına tatbik etmek sevdasına kapılmışlardır hep. Şu basit kuralı dahi bilmezler; Bir fikir ne kadar güçlü olursa olsun, eğer o fikir uygulayacağınız toplumun dinamikleriyle bağdaşmıyorsa o sistemin başarılı olması mümkün değildir. Onların anladıkları tek kural; uşaklık ve efendilerine kayıtsız, şartsız sonsuz itaat olsa gerektir. Zaten Tanzimat bu yolu açmış, isteseler de bu sevdadan vazgeçemezler. Tanzimat’tan bu yana ülkemiz için liberalizmin giriş kapısı rolünü üstlenmişlerdir. Abdülhamit Han hürriyet, eşitlik, adalet gibi güzel kavramlarının bir kılıf olduğunu sezip, bütün bu bağrışmaların ardından koca imparatorluğun elden gidebileceğini önceden kestiren bir dehaydı. Zaman ve tarih onu çoktan haklı çıkarmıştı, ama iş işten geçmişti. Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet vs. derken I. Cihan savaşı’na itildik ve az kalsın Anadolumuzda elimizden gidiyordu. İşte İttihatçıların başımıza ördüğü çorap buydu. Nasıl ki liberalizm Tanzimat dönemiyle başlayan bir moda akımıysa, 1970’li yıllarda da sosyalizm moda olmuştu. Liberalizmden umduğunu bulamayan sözde kimliksiz aydınlarımız, bu seferde sosyalizim’in tek kurtuluş şarkısını çalmaya başlamışlardı. Neyse ki bu sevda da uzun sürmedi. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte Sosyalizm de tüm dünyada çökme sürecine giriverdi. Derken kominizim yıkılmaya başladı ve bu arada yeni arayışlar içine girildi ister istemez. Belli ki kimlik arayışlarının sonu gelmeyecekti. Bu sıralarda aydınımızın yeni bir kartvizite ihtiyacı vardı, o da dünyada esen rüzgarlara göre misyon yüklenmekti, onlarda öyle yaptı ve öyle de oldu.
Thoreau’da, “en iyi hükümet hiç hükümet etmeyendir” diyerek vahşi kapitalizmden farklı bir çizgi çiziyordu.
Hanrey David Thoreau, “Sivil itaatsizlik” eseriyle yeni bir anlayış getirdi insanlığa. O, bir eserinde: “en iyi hükümet, işte insanları en çok kendi başına bırakandır. Önce insan, sonra bir devletin tebaası olmalıyız. Kanuna saygıdan daha çok haklara saygıyı geliştirmeye çalışmalıyız’’ beyanlarıyla ‘’sivil inisiyatif’’ yaklaşımının öncüsü olur adeta. Ayrıca O; ‘’Bütün seçimler, tıpkı satrançtır, doğru ve yanlışla ahlâki meselelerle oynanan bir oyun. İnsan yığınlarının eylemlerinde pek az faaliyet mevcuttur. Eğer hükümet sizi başkasına haksızlık yapmaya alet ediyorsa yapılması gereken şey alet olmamandır’’ diyor. Ve ekliyor ‘’Mutlakiyetçi monarşiden sınırlı bir monarşiye, sınırlı bir monarşiden de demokrasiye doğru ilerleme insana karşı hakiki saygı yönünde bir ilerleme demektir. Devlet ferdi tanımadıkça, otoritesini ondan almadıkça aydınlık bir ülkeden hiçbir zaman söz edemeyiz’’ ifadeleriyle fertlerin devlet için değil, devletin fertler için var olması gerektiğini, insanın vicdanı daima devletin en yüce rehberi olmalıdır şeklinde fikir serdeder. Liberal mantığın öznesi ’ego’dur, yani bireysel çıkar ilişkisine dayanır. İyi incelendiğinde Thoreau’nun açtığı bu düşünce, liberal mantıktan çok farklıdır. Hatta Osmanlı’nın anlayışına çok yakın. Çünkü Osmanlı padişahları kendi efendiliğini tebanın huzurlu olmasında buluyordu. Tebaanın mutsuzluğundan kendilerini köle hissediyorlardı. Hatta Kanun-i Sultan Süleyman: ‘’Bir memleketin hakiki efendisi reaya (halk)dır’’ diyerek bu fikri keşfetmemizi sağlar yeniden bizlere. Osmanlı anlayışına göre iktidar ile servet doğru orantılıdır. Ferdin mevkii yükseldikçe zenginlik artar çünkü. Osmanlı’da ulemanın görevi din, yargı ve eğitim, reaya’nın ise üretim faaliyeti ve vergi ödemektir. Aynı zamanda Osmanlı sistemi içinde mevcut olan esnaf loncaları tüccarların tekelleşme eğilimlerine geçit vermeyecek tarzda organize olmuşlardır, dolayısıyla bu sayede kapitalist oligarşinin doğmasına engel olmayı başarmışlardır.
Gandhi ‘’sivil itaatsizlik’’ tabirini benimsemişti. Sivil itaatsizlik Mahatma Ghandhi’nin elinde ‘’Pasif direnmenin kutsal kitabı’’ haline geldi zamanla. Gandhi 1914 boyunca G.Afrika’da kaldı. Ömür boyunca Genaral Jan Smuths yönetimine karşı mücadele verdi. Sivil itaatsizlik proğramları ülke genelinde uygulandıkça yıldızı parladı da. Şöyle ki; Başbakan Smuths ile hükümeti tabandan gelen sesler karşısında Hintlilerin haklı taleplerini kabul etmek zorunda kalmıştı. Nitekim 1914’de Gandhi Hindistan’a döndü. Orada 1948’de ta ki bir Hintli suikastçi tarafından öldürülünceye kadar mücadele verdi. O Hindistan ve Pakistan’a özgürlük kazandıracak olan tüm sivil kuvvetleri idare etmeyi becerebilmiştir. O yıllarda sivil itaatsizlik metodu sık sık onun sayesinde kullanılabildi. Öyle ki Gandhi sivil inisiyatif bayrağını çok tesirli bir silah haline getirmişti. O’nun başlattığı ‘’sivil itaatsizlik’’ prensibi dünyada yıllardır yöneticilerin baskısı altında inim inim inleyen halkların zihninde ‘’Sivil inisiyatif’’ şuurunun kapısının aralamasına ve bundan böyle insanlar tepkilerini demokratik yollardan dile getirebilme cesaretini kendilerinde görebilmelerine yol açmıştır. Gandhi hareketi, bu noktada bütün totaliter ve dikta zihniyetlerinin tam tersi bir yoldur diyebiliriz. Dolayısıyla Smuths, sivil itaatsizlik teknikleri karşısında pes edip, nihayet Hintlilerin isteklerini kabul etmek zorunda kalacaktır.

dedekorkut1
23.03.2009, 06:39
SİVİL İNİSİYATİF-2

ALPEREN GÜRBÜZER


Mahatma Gandhi; ‘’En despot idare bile çok defa despot tarafından zor kullanılarak, halkın rızası sağlanmadıkça ayakta kalamaz. Halk despotun kuvvetinden artık korkmadığı anda onun kuvveti gitmiş demektir.’’ diyor. Şüphesiz ‘’sivil itaatsizlik’’ Thoreau tarafından ortaya atılmış, Gandhi tarafından ise mükemmelleştirilmiştir. O’nun sivil itaatsizlik proğramı şu esasları kapsar: ‘’Dilekçe ile müracaat, uzlaşma, hakem koyma vs’’ gibi barışçı yolları kapsar. Şayet bu yöntemlerle neticeye varılmazsa bu seferde grev, işe engel koyma, genel grev, ticari boykot, oturma eylemi, grev vs. tedbirlerin yanısıra gerekirse vergileri ödememeye başvurulması gibi teknikler devreye girmeliydi, zaten öyle de oldu.
Dünyanın her yerinde ezilen halklar gücünü, bu tür demokratik kanalları kullanarak sesini duyurabiliyorlar ancak. Ghandi bu konuda sosyal adaletsizliğe uğrayan kitlelerin rehberi olmuştur. Bu yüzden Gandhi’nin başlattığı özgürlük mücadelesinde alınacak çok dersler var. Bizim müstağrib aydınlarımız ne kadar batılıysa, biz de Gandhi gibi mazlumlardan yana olan liderle beraber bu manada doğuluyuz. Sivil itaatsizlik sözle değil uygulamayla anlaşılabilen bir olay. Sivil inisiyatif hareketi her türlü opürtünist ve militarist uygulamalara tepki olarak ülkemizde de yer yer görülmeye başlanması ümitlerimizi yeşertiyor da.
Sivil inisiyatif öncüleri ‘’Liderlik Sultası’’ eğilimlerini reddedip, yerine hukuk kuralları çerçevesinde ‘’sivil itaatsizlik’’ anlayışının kitlelere yayılmasınını sağladılar. Sivil inisiyatif anlayışında ‘’milletin efendisi’’ diye bir çağrıya yer yoktur. Nitekim Milletin efendisi milletin ta kendisidir. Milletle jandarma dipçiği vasıtasıyla ilişki kurulduğu devirler artık gerilerde kaldığı gibi toplum daha çok tabandan başlayacak gelişmelere kulak vermektedir. Tepeden idare etme, dayatmacı proğramlardan bıkmıştır. Şimdiye kadar Türkiye’de her yenilik tavandan estirilmek istenmiştir. Oysa tepeden yönlendirmelerle, halkın sivil inisiyatifi elinden alınmış, beyinlere ipotek konulmuştur adeta. Tavandan yapılacak reformlar, hiçbir zaman topluma mal olamaz, ancak ve ancak bu tür uygulamalar milletin tamamına değil bir kaç şahsın çıkarlarına hizmet etmekten öte bir anlam taşımaz.
Toplumun, geleneksel normlarında değişiklik yapmak sûretiyle, yeni normları benimsenmesi sivil inisiyatif proğramlarının en iyi şekilde kullanılmasına bağlıdır. Bu yüzden kitle iletişim araçları, köy-şehir ilişkileri ve eğitim seviyesi toplumun sivil inisiyatifini olumlu yolda etkiliyen önemli kaynaklardır. Ülkemizde televizyon kanallarının çoğalmasıyla birlikte insanımız ‘’tek sesli’’ yönlendirmelerden kurtulmuştur nihayet. Çok seslilik sayesinde insanımızın bütün gelişmelerden haberdar olduğu gibi sivil inisiyatifini de ortaya koyabiliyor da.
Sivil inisiyatif, aslında insanın kalkınmasına yönelik hamledir. Kapalı toplumlarda fertler, geleneksel inanç ve değerler sisteminin kıskacından kurtulamadığı için yeniliğe karşı duyarsız kalmışlardır. Açık toplumlarda ise gazete, kitap, radyo, televizyon vs. tüm kitle iletişim araçları bir anlam ifade eder ki, bunların toplumun sivil inisiyatifini geliştirici yönde olumlu etkiler meydana getireceği muhakkak. Ki; toplumsal faaliyetler, bireye ‘’sivil inisiyatif’’ kimlik kazandırmaktadır.
Sivil inisiyatif dinamizminden yoksun toplumlar, yalnızlık duygusu içinde olup, ancak birbirleriyle temas sağlamak sûretiyle psikolojik baskıları bir nebzede olsa dindirebiliyorlar.
Dayanışmanın güçlü olduğu küçük toplum tipinden ferdi yalnız bırakan ve herşeyi paraya göre değerlendiren büyük topluma geçişte yaşanacak kültürel yozlaşmalar sivil inisiyatifi olumsuz yönde etkileyeceği bir vaka. Önemli olan geçiş sürecini kültürel politikalarla destekleyerek sancısız geçirebilmektir. Her şeyin paraya göre değerlendirildiği ortamlarda insanı değerlerden bahsetmek adeta suç telakki ediliyor sanki. Oysa manevi değerlerimize sadakatle bağlı olsak para bizi esir alamaz. Bakın Buharalı âlim bir zat olan Bahaüddin Nakşibendî (K.S.) ne diyor: ‘’Bir gün Mina pazarında gördüğüm bir gencin davranışını unutamam. Gence şöyle bir baktım, bir yandan altın satıyor, diğer yandan da paraları sayıyor. Kendi kendime dedim ki:
“- Şu genç ne kadar dünyaya dalmış’’ diye. Sonra o gencin kalbine nazar ettim, birde ne göreyim, kalbi ‘’Allah’’, ‘’Allah’’ diyor ve düşündüm kendi kendime:
“- Maşallah el kâr’da gönül yâr’da” diye seslendim.
İşte O Allah dostu bu ifadeleriyle, bütün insanlığı aydınlatıyor. İnsan dünya işleriyle meşgul olsa dahi insanı Allah’ın zikrinde alıkoymamalı. Buharalı âlim zat’tan alabileceğimiz en büyük ders; her türlü inisiyatifimizi hem maddi alanda hem de manevi alanda kullanabilmektir.
Otoriter sistemlerde karar fonksiyonu Führer, yani tek başına buyruk tek mercii liderdir. Her şey liderin iki dudağı arasından çıkacak cümlelerde gizlidir. Liberalizmde karar fonsiyonu girişken fertler olup patronlar bu sistemde avantjlıdır.. Sermayenin tabana yayıldığı, tekelleşmeye geçit vermeyen modellerde ise, sivil katılımcılık ve sivil inisiyatif proğramları esastır. Bugün maalesef çağdaş toplum dedikleri kitleler; işbirliği ile rekabet, dayanışma ile çatışma arasında bocalamaktadır sürekli. Toplum imajı yerine kişi imajı yer alıyor her geçen gün. Dolayısıyla Sivil toplum öncüleri karar fonksiyonun grubun bütünü olduğunu ilan edip, tabanın geniş katılımı için çaba sarfederek geleceği kurtarmanın savaşını verir adeta. Komünizm böyle değil, ferdin inisiyatifini elinden alan bir sistemin adıdır o, kapitalizm ise grubun bütününü değil de bir kaç kişinin menfaatini gözeten bir sistem. Her iki sistem de milli yapımıza ters. Toplum olarak hürriyeti ve bağımsız yaşamayı sevdiğimiz için sosyalizm bize yabancıdır. Sosyal adaleti ve fırsat eşitliğinden yana olduğumuz için kapitalizm de toplum dinamiklerimizle pek bağdaşmaz. Hem hürriyetçi hem de sosyal adalet ve fırsat eşitliğini sağlayan sistemden yana tavır alan bir yapımız var. Bunun adı olsa olsa dayanışmacılık, sivil inisiyatif, sivil katılım ve sivil toplum modeli olsa gerektir.
Sivil inisiyatifte toplum yönetimi önemli yer tutar. Herkese işinde, yönetiminde söz sahibi imkânı verdiği gibi fırsat eşitliğini de öngörür. Yöneticilerle yönetilenler arasında karşılıklı kontrol esastır bu modelde. Yani aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya bir sirkülasyon söz konusudur. Bu durum karşılıklı güvenle etkili kılınır. Liberalizmde karşılıklı kontrol müessesesi yoktur, “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’’ tarzında başıboşluk hâkimdir. Sivil inisiyatif proğramlarında başıboşluğu ve kaosa yol açacak uygulamalara yer verilmez. Hz. Ömer (r.a.) tebaasını adaletle yönetebildiği takdirde ashab O’na “biat” ediyordu. Adaletten kıl payı ayrıldığında ise “Kılıcımızla düzeltiriz” diyebilecek kadar da şuur sahibi idiler. İşte karşılıklı kontrol müessesesesinden kastımız budur.
Osmanlı’nın sosyal yapısı fert-toplum dengesini yansıtıyordu. Öyle ki Naima; “Erkan-ı Erbaa; ulema, asker, tüccar, reaye (halk) bu dört unsur uyumlu olursa sıhhat bulur’’ diyordu. Naima, bu dört unsurun uyumluluğunu esas tutuyordu. Bir başka şahsiyet, Osmanlı düzeni içinde yetişmiş ve cihan şumul zekâ sahibi Ahmed Mithat’da; doğuştan statü yerine başarıya dayanan statüye önem verir. Ahmet Mithat; “Herkesin memur olmak hevesiyle devlet hazinesini yağma edeceğine, üretici duruma gececek, hazineyi güçlendirmek hizmet olacaktır’’ sözleriyle tebaanın (reaya) aktivitesine önem vermiştir.
Osmanlı’da mesleki örgütler ile dini hayat iç içedir. Osmanlı’nın kuruluşunda Osman Gazi’nin etrafında şeçkinler (yöneticiler), gaziler, ahiler ve dervişlerin olması toplumun sivil inisiyatifini kullanmasına izin verdiğinin ispatıdır.
Kur’an-ı Kerim’de Allahü Teala: “Yoksa onlar Rabbinin rahmetini mi paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların maişetlerini biz paylaştırdık. Birbirlerine iş görmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.’’ (Zuhruf Suresi ayet 32)buyurmakta. Ayettende anlaşıldığı üzere dinimizde mesleki tabakalaşmanın varlığı kabul edilir. Allah (c.c) farklı işlere farklı kabiliyet ve istidatlara haiz insanlar yaratmıştır. Rızık farklılığı bir elin farklı büyüklükteki parmakları gibidir. Dolayısıyla insanlar arasında farklı statülerin olması normal bir durumdur. Sosyalistlerin eşitlik teraneleri eşyanın tabiatına aykırıdır. Kur’an’ın bu açık buyruğunu batı 1968’de gündeme getirebilmiş ancak. Fransız İhtilali’nden sonra Fransız sağı, farklılık ve eşitsizliğin özgürlük olduğunu ileri sürmüştür. Özdeşliğin, yani eşitliğin “totalitarizm’’ olduğu fikri eski anlayışları yıkmıştır. “Herkesin efendi olduğu yerde herkes köle, efendinin olmadığı yerde herkes efendidir’’ sözü anarşinin ve kargaşalığın tanımıdır çünkü. Zira rızık çeşitliliğin ve mesleki farklılıkların olabileceğini Kur’an-ı Kerim ta 1400 yıl aşkın öncesinden haber vermiştir.
Liberalizmin insanlık için öngördüğü sistem seçkin insanlar zümresidir. Bizim anlayışımıza uygun meramımızı Ahmed Mithat şöyle dile getiriyor: “Hiç insanın büyüğü, küçüğü, eşrefi, ednası olur mu? Bu fikir cühelaya aittir. Asilzadelerin kanı mukaddes de pes-payelerin (ayak takımı) çürük müdür? Bir adam nam ve ünvanı ile iftihar etmeli..’’ diyor. Evet, bir insan işçi olsun, memur olsun, doktor olsun ve ne olursa olsun, nam ve ünvanından çekinmemeli, ya da gurura kapılıpda üstünlük taslamamalı. Üstünlüğün takvada olduğunu idrak etmek zorundayız. Ahmed Mithat’ın bu sözleri gerek kapitalizm gerekse komünizmden farklı tablo çiziyor.
İslâm’ın zekât, helal kazanç, israf yasağı gibi fıkıh hükümleri aynı zamanda büyük servet birikimine engel sübaplardır. Kur’an-ı Kerim: “Ta ki o mal, sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın’’ (Haşr suresi, ayet 7) uyarısını yapmıştır.

dedekorkut1
23.03.2009, 06:42
SİVİL İNİSİYATİF-3

ALPEREN GÜRBÜZER

Panait İsrati; “Dünyanın en hür diyarı Osmanlı ülkesidir. Tanrıya ve padişaha çatmadıkça orada herşey yapmak serbestir’’ ifadesiyle toplumun hür iradesiyle serbestçe “inisiyatifi’’ ortaya koyabileceğini vurgulamıştır. Demek ki insan yalnız İslâmiyet’te “eşref-i mahlûkat’’tır.
İslâmiyette kul Mü’min olunca hukuki bir hüviyet kazanıyor, yani dilenciyi halifeye eşit kılan bir kimlik elde ediliyor böylece. Ul-ülemr Allah’ın aletidir sadece, servet ve makam ayırmaz insanları. Herkes inisiyatif sahibidir dinimiz sayesinde.
Kur’an’ın muhatabı bütün insanlık. Sivil inisiyatifimizi İslâm’ın ışığında kullandığımız zaman “insan’’ olduğumuzu anlamış olacağız elbette.
Vesselam.

dedekorkut1
18.05.2009, 06:46
sivil inisiyatif bilinci şart.

dedekorkut1
05.09.2010, 18:02
sivil insiyatifin ayak sesleri 12 eylülde çok daha güçlü çıkacak inşallah.