RAHMETLE ANILANLARDANSIN

Takvim, 1980 senesinin, Ekim ayının 17'sini göstermektedir. Sıkıntı, çile ve zulüm halkasının hiç bitmeyecekmiş gibi uzanan sonsuzluğundaki yolculuğumuzun bir başka durağındayız artık. Kırıkkale'de gördüğümüz zulüm ve işkenceler tamamlanmamış olacak ki, adının sonradan C-5  olduğunu öğrendiğim o, lanetli, çirkef, rezil ve gizemli kahrolası beton yığınlarının ardında  buluverdik kendimizi. Küçük bir odaya istiflenmiş vaziyette akıbetimizin ne olabileceği sorusuna cevap aramakla meşgul olurken, bulunduğumuz ifritlerce örülmüş mekanın,  bilmem ki hangi istikametinden gelen canhıraş bir feryadın tarifi mümkün olmayan ızdıraplarına duçar oluverdik. Bu can bu bedenden çıkmadıktan sonra unutabilmenin mümkünü yok...  

Öyle bir feryat ki, ta yüreğinden çıkıyor... C-5’in en ücra köşesinde, taş duvarları arasında yankılanan ve duyurabildiği bedenleri her zerresine kadar titreten bir "Allah" nidası ki, en zalim olanların bile tüylerini diken diken ediveren, manevi buhranlara sebep olabilecek mahiyette... "Neler oluyor, nedir bu?" demeye kalmadan, ince kibar bir ses, olabildiğince yumuşak, dost  ifadeli, babacan tavırla bir şeyler fısıldıyor: 

"Bülentçiğim, bak bütün bunlardan kurtulman mümkün, senden çok şey istemiyoruz.  Şu isimleri söyle, seni kurtaralım. Allah'ıma şerefime yemin ederim ki, senin cezanı düşürteceğim, öyle bir ifade yazacağım ki, en fazla üç dört sene yatar çıkarsın. Gel inat etme, evet de..." 

Tam bu ifadenin bitiminde, önce hafif hafif, daha sonra dalga dalga yayılan ve süren en son noktasında ise insanı dehşete sevk eden ve feryattan da öte ses tellerinin kopmasına ramak kalan bir tek kelimelik cevap, sürekli olarak beynimize çivileniyor.

Evet, o feryat, o yürekleri yerinden söküp götüren kelime, "iblisler" idi... Onca zulüm işkence ve baskı altında hayattan ümidini kesmiş bir insan, önüne konulan şerefsiz bir kurtuluş reçetesini elinin tersiyle ittiği gibi onlara "iblisler" diyordu... Daha sonraları bir fırsatını bularak görüşeceğim bu insan, o rahmetlere vesile olmuş, şehit gönüldaşım Ali Bülent Orkan'dan başkası değildi.

Kırılıp dökülmeye yüz tutmuş köhne bir sandalyenin üzerine oturtulmuş, her iki elini de kolunun yetişebildiği uzaklıktaki demir kapının, kahrolası demir parmaklığına, bir kelepçeyle mıhlanmış, vücudu artık başını taşımaya tahammül edememiş olacak ki, göğsüne düşüvermiş, üstü başı her türden kirle hal hamur olmuş, o mübarek kanı o gül yüzünden zemzem misali üstüne başına ve dahi yerlere yayılmış bir vaziyette, tebessümü elden bırakmamanın vakarından, olabildiğince sakin ve sessiz kaderine teslim olmuştu.

Kendisini gördüğüm anı hala dün gibi hatırlarım. Morarmış dudakları zaman zaman bir solukta aralanıyor, titriyordu ama rüzgarla uçuşan yapraklar kadar ölü, onlar kadar bilinçsiz... Yalnız donuk gövdesinde, bir bakış ki, anlatılması biraz zor... Derin, değişmez, dışından görülemeyen, bağlı olduğu demir parmaklı kapının, önünde uzanan ufkundan da ötelerine bakan bir bakışı vardı... 

Dışarıdan ancak gece ayazının girmesine müsaade eden küçücük bir pencerenin kara hummasında, asla güneş görmeyen bu zindanın karanlığına gömülmüş, acı çekmez hatta hissetmez gibi görünüyordu. Sanırdınız ki, C-5'le birlikte taş kesilmiş, mevsim ile birlikte solmuştu. Elleri, birbirinden uzakta birer avize misali asılmış, parmakları aşağıya doğru dermansızlıktan düşüvermiş gözleri tebessüm dolu bir noktaya dikilmiş duruyordu...

 

Orada kaldığım müddetçe, rahmetli gönüldaşıma her gün işkence uyguladılar. Onun, yapılan işkencelerin verdiği ızdırapla, her seferinde ta ciğerlerindeki bütün havayı boşaltırcasına, kopardığı canhıraş feryatları dinledim. Bu feryatlar her tarafı kaplıyor, lakin kapalı, lanetli betonların çevirdiği mekanda, fırsat bulup dışarı çıkamamanın verdiği akisle tekrar kulaklardan içeriye doluyor ve her girdiği bedeni de alt üst ediyordu. 

"İblisler" nidası, onun belki de geldiği son noktanın habercisiydi. Hiç bir şey ondan bir tek söz, bir tek kelime koparamıyordu. Ne durmadan ağzının kenarından sızan ince kan, ne de şiddeti arttırılan sopalar… Ne kendi kendine coşan işkencecilerin öfkeleri, ne de Afrika iklimlerinin yetiştirdigi sivrisineklerin iğnelerinden daha keskin ve dahi ıslık gibi ses çıkararak vücuduna yayılan korkunç elektrik akımının, buz gibi soğuk ve duygusuz ızdırabı...

 

Rahmetli, sanki o anda Allah'a vasıl olmuş da, hesabını kolay verenlerin rahatlığını yaşıyor ve bir an önce o mutlu hayata koşanların ferahlığını hissediyordu. Zira maddi olarak, şurası bir gerçek ki, ruh o cansız, uyuşmuş, gevsek bedenden daha ayrılmadıysa bile en azından, gücünün artık ulaşamadığı derinliklere gizlenmişti.

 

Ben o demlerde sağanak yağmur yiyen çiçeklere dönmüştüm. Taş duvarlarda, dilsiz bir yabancılaşmanın esiri, küt bir yalnızlıkta taşlaşmış, daralmakta olan bir atmosferde, farkında olmadan dudaklarından dökülen dua selleriyle Cenab-ı Allah'a yakarıyordum.

Gittiktçe kuruyan, köküyle yaprakları arasındaki su birden kurumuş da ihtiyarlamış bir ağaçtan farksız hissediyordum kendimi. Yüreğimde başlayan ve hiç durmadan devam eden depremler, her bir damarımdan ayrı ayrı sarsıyordu… Ve ben o an, o demde, O'nun için dua ediyorum. Okuduğum her sure, her ayet, her harf kurtuluş müjdesi buketlerden yükselen cennet kokulu çiçekler gibi, manevi alemde O'nu sarıyor, sarmalıyor ve meleklerin refakatiyle cennete vasıl oluyordu ki, bundan şu an bile zerre kadar bir şüphem yoktur.

Biz eğer ki, hala dimdik ayakta kalabilmiş ve dahi bütün düşmanlarımızın gözünde tükenmediğimizden dolayı, uğraşılan bir davanın neferleri isek, Ali Bülent’lerin zafer naralarından, hulusi kalple dualarından dolayıdır. 

Gelecek günler ve dahi gelecek günlerin de ötesinde, bilinmeyeni, anlatılamayanı bilmek isteyenler, o nurlu insanların yürüdükleri kutlu yola ve dahi söylediklerine bakmak suretiyle öğrenebilirler.

Ali Bülentler, o lanetli C-5'te, o bedbaht taş duvarlann ardında bile çektikleri zulüm ve işkencelerden dolayı günah ve lekelerden temizlenmiş, saf bir ruh ve maddi manevi bir abdestle gufrana bürünmüşlerdir ki, nasip olan azdır. 

Bizler inanıyoruz ki, gerçek hürriyet Hakk'a esarettir. Başını, dört bir yanı kaplayan varlıklar alemine uzatıp, top yekün kainatla beraber sultanlar sultanı Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.)'in bendesi olduğunu itiraf etme, her şeye karşı dilenciliğin, her arzuya karşı esir oluşun silinip gittiğini ilan etmektir. İşte bu ilandan nasipdar olan rahmetli gönüldaşım Ali Bülent Orkan, şu gayb aleminin, kayıtsız sultanlarından farksız olarak şehit düşüvermiştir.

O ulvi makamı hepimize nasip etmesini Cenab-ı Allah'tan niyaz ederken, aziz şehidimizin makamına ulaşması dileğiyle, Fatihalarınızı eksik etmemenizi hatırlatırım. 

A. Cevdet Yayla